koyu siyah

Author Archive


ne evet ne de hayır

by admin on Eyl.01, 2010, under Kategorilenmemiş

oy kullanma hakkının bir şeyleri değiştirmesi mümkün olsaydı çoktan yasaklanmış olurdu.
anarşistler

Leave a Comment more...

özge dirik

by admin on Ağu.28, 2010, under Kategorilenmemiş

“iki farklı zafer çabası.
birimiz yenilmemek için hayatta,
birimiz diğeri yenilmesin diye.
“…

özge dirik (1974- 27 ağustos 2004)

hatırlamak zamana nispet olsun diye değil ki zaten yokluğunu hissettirmeden geçmedi inan
..zamanın pilini de almış olmalısın yanına yoksa hiç mi ilerlemez bu meret?
ozge

hala içimizde kelime yakıyorsun can’ımız ..özgemiz bizim…
koyu..

Leave a Comment more...

yaz ekranı

by admin on Ağu.21, 2010, under Kategorilenmemiş

bu yaz yoğun geçti çok az müzikle ilişkili olduk koyu’nun da benim de bu yoğun trafiğinden dolayı blogumuz ihmale uğradı ..şimdi gözüme ve kulağıma çok az da olsa ilişmiş şarkılar buketini size sunuyorum.. sevgilerle..umay

bizce son zamanların en iyi videosu ,sizce ?

CLOGS “Last Song” from Brassland on Vimeo.

Best Coast - When I’m With You from Pete Ohs on Vimeo.

biz bayıldık,bu yaz kulağımızda baya fısıldadı bu şarkı sydney’den uzun süredir böyle sesler çıkmıyordu..

Angus & Julia Stone - “For You” - Café de la Danse (Paris / FRANCE) 08.05.10 from Los Aficionados on Vimeo.

Tegan & Sara - Feel It In My Bones - A Take Away Show from La Blogotheque on Vimeo.

mauracher - rosary girls from visualsuspects on Vimeo.

Falling Over | BOAT BEAM from ORIGAMI RECORDS on Vimeo.

bayb

Leave a Comment more...

Devlet kendine yakışanı yapmıştır

by admin on Ağu.20, 2010, under Kategorilenmemiş

*Bize tek araç “söz” kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki “Devlete katil deme”. Olur. Seri Katil. arat dink

Devlet ve katiller arasındaki benzerlik, savunmalarındaki benzerlikten ibaret değildir. Savunmaların benzerliği, aralarındaki benzerliğin sebebi değil tam tersine sonucudur. Dahası aralarındaki ilişki benzerlikten çok aynılıkla açıklanabilir.

Bu açıdan bakıldığında, devletin AİHM savunmasında şaşırtıcı bir şey yok. Peki ilginç olan ne? AKP hükümeti demokrasiyi bolca vurgulayan bir hükümet ya herhalde ondan ilginç geldi. Başka alanlarda demokrat olup olmadığı bu yazının konusu değil ama Hrant Dink cinayeti konusundaki notunu hâlâ veremeyenlere bu savunmanın şaşırtıcı gelmesi de gayet normal.

Türkiye’de demokrasi mücadelesi büyük oranda, katı koyu bir sıvıda boncuk arama performansı gerektiriyor kuşkusuz. Bu gerçek aklın bir ucunda her zaman tutulursa iyi olur. Eğer değiştirmeye güç ve/veya gönül yoksa maalesef o boncukları bulup, parlatıp, ortaya çıkarıp, boncukların bilinçli/bilinçsiz sahiplerini fazlasına teşvik etmekten başka da kısa vadede yapılacak pek bir şey yok. “Bak bu çok güzel oldu, bundan yapmaya devam et.” Elbette bunu yaparken kendi parlattığımız boncukların büyüsüne kapılmamak kaydıyla. Zira gözün karanlığa alışması gibi, boncuk ararken katı koyu sıvıyı görmez de olabiliriz. O durumda da daha koyu bir parça bize ilginç gelebilir.

Savunmanın gündeme gelmesi üzerine, bazı gazetelerde hükümeti edilgen bir konumda resmeden tuhaf kulis haberler yer aldı. “İşte demokrat denen Hükümet’in gerçek yüzü” diye ortaya atılan fırsatçılığa ne kadar karnımız toksa, “bu savunma hükümetin işi değil devletin işi” çevikliğine de o kadar tok. Kimse “devlet”in ne olduğunu, “hükümet”in ne olduğunu anlatma zahmetine girişmesin. Kaynakları aynı da olsa doğruya doğru derken, eğriye de eğri diyebiliriz.

Nihayet hükümet kanadından, savunmanın pek şık bulunmadığına ilişkin sahibi belli beyanlar da geldi. Hükümetin “ne şiş yansın ne kebap”, “hem ağlarım hem giderim” tavırlarına da “ya sabır” çekip duruyoruz. Milliyetçilikte de demokratlıkta da mangalda kül bırakmayan bir tutumla daha ne kadar demokratikleşeceğiz bilemem. Ancak mevcut bu kadar antidemokratik olunca herhalde ilerlemenin bu şekli bir süre daha devam edecek. Demokratlık mutlak bir değeri ifade ediyormuş gibi, yanlışların doğruları götürdüğü bir lüküs hayat düşü içerisinde de değiliz zaten.

Türkiye’de hükümetlerin tam anlamıyla iktidar olmadığını, hiç mecbur olmasak da, göz önünde bulundurabiliriz elbet. Ama bu, hükümetin bir güç sahibi olmadığı anlamına hiç gelmez ve bakılacak yer tam da o sahip olduğu gücün ne kadarını, nasıl kullandığıdır. Cinayetin hazırlık sürecindeki tutumu aymazlık idiyse bunu cinayetten sonraki süreçteki tutumuyla gidermeye çalışabilirdi. Sorumluların ortaya çıkarılıp yargılanması bir tarafa, ödüllendirilenlerini de gördük. Hasbelkader ortaya çıkmış olanları, yargılamamanın kendisi de bir ödüllendirmedir zaten. Mesela şimdi çok üzüldüğünden bahseden yetkililer, eminiz gözyaşlarını siler silmez söz konusu savunmayı yapanlarla ilgili bir işlem başlatmışlardır ve sonuçlarını da çok geçmeden açıklarlar. Samimi hislerin ne olduğu bizi ilgilendirmez, bu “samimi hisler” çok fazla dillendirilmezse memnun olacağız. Kanaat oluşturmak için, yapılanlar ve yapılmayanlar dışında bir yerlere bakacak halimiz yok.

Geçmişle yüzleşmekte zorsunanlar, bugünle yüzleşmeyi deneyebilirler. Bu cinayetteki devletin sorumluluğu yargılanmadan, “muasır medeniyet seviyesi” bir ham hayal olarak kalır. Evet, öylesine belleğimize işlendi ki bu vecizeler, dil oynamadan edemiyor. “Öteki”nden boşalacak o zehirli kanın yerini “kendi”yle barışarak doldurmanın Nazilikle benzerliğini açıklamak, bu yorumda imzası bulunan Hükümete düşer. Babamı tehdit eden vali yardımcısından boşalacak yeri, devletin güzide bünyesinde mevcut olan bir diğeriyle doldurmaya, o kadar zaman neyin engel olduğunu açıklamak da…

Savunmada aynı terane bolca döndürülüyor yine: “Koruma istememiş”miş. Siz dalga geçmeye devam edin. Tehditçisine “beni koru” demek babamızın meşrebine uygun değildir. Lafı dolandırmayalım, bu ülkede söz konusu kuvvetler halka hiçbir zaman ayrı olmamıştır. Onlar kendine ayrıdır. “Devlet” diyorsak, “devlet” ne demekse onu söylüyoruz. Yasamayı, yürütmeyi, yargıyı alın, bunlara bir de “devlet güdümlü medya” ve “devlet güdümlü sivil toplum kuruluşları”nı ekleyin, bütün bunları alıp boynumuza beşi bir yerde yapan egemen ideolojiyi de unutmayın. Devlet budur. Katil de budur. Şimdi bunların cinayette tek tek nasıl sorumlulukları olduğunu anlatamayacağım. Hâlâ anlaşılmamış bir şey kalmışsa, uygun bir vakit madde madde anlatırız.

Diyorlar ki “Devlet deme”, yok “bir kısım de”, yok “derin de”. O kısmı neyse çıkar ortaya, sen söyle. O kısım tamamen ortaya çıkmadıkça bunun adı “devlet”tir.

Diyorlar ki “Devlete katil deme”, “dedirtmem”. “Ben devletim” diyen katilleri çıkar ortaya, onlara “sen devlet değilsin” de önce, sonra beni tashih edersin.

Rahip Santoro cinayetine bakıyoruz, öldürüldüğü güne kadar devletin emniyet teşkilatı “pontusçuluk”tan dinlemeye almış. Malatya’daki “misyoner cinayetleri”ne bakıyorsun, dava dosyasının yarısı maktuller hakkında devletin topladığı bilgilere ayrılmış. Babam hakkında fişler tutulmuş. Bunları bilmek için bu belgelere ihtiyacımız var mıydı? Misyonerlik faaliyetleri ve azınlıklar bu devletin güvenlik konsepti içinde birer tehdit kaynağı olarak ele alınmıyor mu? Geçmişe dönüp faili sözde meçhul cinayetlerin bütün kurbanlarına bakalım mı, ortak noktaları ne diye? Kürtlere yapılanlara bakalım mı? Yoksa birilerinin hidayete erip “devlet itirafçısı” olmalarını mı bekleyelim?

Bize tek araç “söz” kaldı. Sözümüze de göz diktiler. Diyorlar ki “Devlete katil deme”. Olur. Seri katil.
ARAT DİNK

*bu yazı 20 ağustos cuma günü taraf gazetesinde yayınlanmıştır

Leave a Comment more...

sonunda

by admin on Ağu.15, 2010, under Kategorilenmemiş

sonunda
“İnsan kendini hapseden, dört duvar arasına tıkayan, adeta mezara gömen şeyin ne olduğunu her zaman bilemeyebilir, ama birtakım duvarların, bilmem hangi sınırların, türlü türlü parmaklıkların varlığını sezinler yine de, sonra da sorar kendine: Tanrım, daha çok sürecek mi, her zaman böyle mi olacak bu, sonsuza dek sürecek mi?”

Van Gogh

Karamsarlık ve umutsuzluk kuşkusuz etkili bir güce sahipti. Bu güç, hayatımın geri kalanına saygınlığını iade ettikten sonra, kendi kendisini meşru kılabilme niteliğine sahip bir olguyu simgelemeye başlamıştı. Böyle bir farkındalığın yaratabileceği korkuya karşı kayıtsız kalma gücünü kaybetmiştim. Zira dış dünya ile arama örülmüş kalın duvarın geçirgenliğine olan güvensizliğim günden güne artıyordu. Gökyüzü boğulduğum yerden bir kuyu ağzı kadardı. Pencerem öylesine… Bu kılık değiştirmiş bir intihardan fazlası değildi ama yine de, beni şaşırtan, tüm bu olanlara rağmen bu durumun yaşıyor olma sanrısını doğurmasıydı.

Kendimi “yaşama” istenciyle cezalandırıyordum. Bu yüzden hastalanmıştım. Şimdi bu başa çıkılmaz hastalık sayesinde hem evrensel bir kaderi paylaşıyor hem de onun anlamı üzerine düşünüyorum. Ama onun anlamı kendiliğinden belirmiyordu, daha çok anlamı üzerine soru sorduran yine kendisinin anlamsızlığıydı. Artık her eylemi gülünç bulup, hiçbir şey yapmamayı göze alacak kadar cesurdum. Ancak bu işi benden daha iyi yapacak olan tek bir kişi olabilirdi; o da, alıcısı olmayan bir fahişe.

Bu kısa ama uçuk zamanlarda farkına vardığım hakikat, bir fikre hâkim olmamdan ziyade, takıntılara sahip olmamı sağlamıştı. Ve sonunda “anlam” acılar içerisinde terk ettiğim bir cennet olarak dört duvarımın dışında kaldı.

bu yazı http://kadavrasiwe.blogspot.com/ sitesinden alınmıştır. yazarına(Andremeda) ulaşamadığımızdan dolayı izinsiz kullandık kendisinden özür diliyoruz.

Leave a Comment more...

narın yarısı

by admin on Tem.12, 2010, under Kategorilenmemiş

granat_pple

şarkı için:penelopeiaa ya teşekkür ediyoruz.

umay müjgan&koyu siyah

Leave a Comment more...

koyu bir nüsha

by admin on Tem.10, 2010, under Kategorilenmemiş

herkes kendi ciğerinin kurdudur ,herkes kendi yolunun mutlusudur
koyu süleyman şahin.
ağzım belkide son kez sesleniyor bağırarak değil kendini nidalara ,çığlıklara ,bağırtılara bırakarak da değil..küstahlığım kendi alışkanlıklarımdan ileriye giden bir şey .başlayan her şey bitmeli. bitişin ardında saklanan bağlılıkla beslenen ruhuma özenle yediriyorum seni..bitmemeli, bitmesin gibi yalanın korku ile sürekli gergin bir bir ilişki yaratması karşısında hep bağımsız ve özgür kalmalıyım kendime sürekli söylediğim bu ve buna inanarak yaşadım.hep en güzel şeyin başlayan ve kendini sürekliliğe bırakan ilişki tarzı değilde bitecek olan ilişkinin yaratacagı ceyranın bedenimi ve ruhumu çarpması olarak algıladım..hayat değişimler üzerinden kendi var etmesi ve bu değişimlerin başlagıç ve bitişleri içerisinde barındırması gerçeğini görmemek ,gerçeğin zıtlığı üzerine dans edeni kendi ahmaklığıdır deyip onu dans pistinde yalnız bıraktım..ağzımdan hep kolay çıktı seni seviyorum cümlesi çünkü sevmek en kolay şeydi bende.hep sevdim buna kimin itirazı olabilir ki..romantik bu çıkışın değeri bitecek şeyin içerisindeki alışverişin değeridir.sevmek hayata tabidir hayat ise birden fazla ilişki içinde (kendini bu çogullaşma içerisinde) tek tek var etmektir o yüzden çok sevmek hayatın gizidir tekler üzerinde değer bulmak ve değer vermek..bu estetik anlamın körler ve sağırlarca anlaşılmaması karşısında hep bir şaşkınlık besledim oysa hayata beni şaşırtan o kadar az şey

_pomegranate__by_gilliann (nar;çokluk,teklik ve bütünlük kavramlarının simgesel bir ifadesi olarak kullanılmıştır)

var ki..hayalgücünün sınırsızlığı içerisinde hayata sığmadığım zamanlar oluyor sanırım sevmek ve özgürlük ayrılmaz iki şey gibi duruyor bende..sürekli aklın hizmetine sunulmuş duyguların sığlığı tamda bu körlerin ve sağırların dünyasında çıkıyor..onlar tutsak rakabetçi ve korkuyla beslenmiş edebiyatlarını sürekli bir teşhirle kendilerini pazarlamaları onların küçük dünyalarının eseri.kimlik bunalımını bedeni ile bütünleştiren yine sanal ortamlarda bu bedeni teşhir edenler ve çıktığı deliği görmeyenler ise başka bir konu ,onların değişim adına yaptıkları ise zavallıklık ve aşağlık kompleksinin ürünü onlar hep arayışta olduklarını sanan ve bu arayışın felsefik bir haz olduğunu kendilerine ikna etmiş hayvan sürüsü..
son söyleyeceğim şey;hiçbir şey vazgeçilmez olmamalı..beni yalancılıkla itham edenler oldu…belkide..ben hep iki kişiyi birden sevdim bazen üç oldu .. benim kalbim 3 odalı..yüz tane kalbim olsa keşke..ve ben hala küstahım
tıpkı sartre gibi=)
beni bu yazıyı yazmaya iten şeye bakıyorum elimde yann tirsen konser bileti..bak yine şaşırıyorum..

umay’a
ve benjamin mırıldanırken baudelaire der:
‘bir şimşek… sonra gece! -ey bakışı ansızın / beni yeniden dünyaya getiren kaçıcı güzel kadın /artık göremeyecek miyim seni ebediyen?”

Leave a Comment more...